Erken Dönem Osmanlı Yazıları

12 ve 13. yüzyıllarda mimari yapılarda kullanılan yazılarda çoğunlukla kûfî ve çeşitleri tercih edilmiştir. Yazılardaki boşluk ve doluluk dengesi süsleme unsurlarıyla ayarlanmaya çalışılmıştır. Bu devrede kûfî yazıların içinde sıkça kullanılan bir motif olarakrûmî karşımıza çıkar. Bitlis Ulu Camii inşa kitabesi (1150), Konya Alâeddin Camii mihrabı (1220), Konya Karatay Medresesi kubbe kasnağında  (1251) tezyinî kûfî örneklerini görmek mümkündür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna kadar inşa edilen yapılarda ma’kılî, tezyinî kûfî, muhakkak, celî sülüs yazılar kullanılmıştır. Yazı çeşitlerinin birlikte kullanılması da yine bu devrede en çok göze çarpan özelliklerdendir. Meselâ Edirne Muradiye Camii’nde kûfi ile celî sülüs aynı kitabe içerisinde kullanılmıştır.

Erken devir Osmanlı yazılarında (14 ile 15. yüzyılın ilk yarısında), kûfî dışında çoğunlukla celî sülüs kullanılmıştır. Bu yazılarda estetik kaygılardan öte, mevcut metnin yazı için tespit edilen alana yerleştirilmesinin daha önemli olduğu görülür. Bu yüzden harflerin anatomisi, biçimi, birbirleriyle uyumu ve harekeler dikkate alınmamıştır.


YAZIDA TÜRK HÂKİMİYETİ

Osmanlı yazı sanatında Anadolu Selçuklu, Arap ve İran etkisi 15. yüzyıla kadar açıkça görülür. Ancak 15. yüzyılın sonlarında Amasyalı Şeyh Hamdullah (ö. 1520), Abbasilerin son halifesi Musta’sım’ın saray hattatı Yakût-ı Musta’sımî’nin yazılarındaki en güzel harfleri seçmiş, buna kendi estetik anlayışını da ekleyerek yepyeni bir tarz ortaya koymayı başarmıştır. Böylece 13. yüzyılın ikinci yarısından 15. yüzyıla kadar devam eden Yakût-ı Mustasımî mektebi ortadan kalkmıştır.

Hat tarihi, Şeyh Hamdullah’ı Türk üslûbunun başlangıcı saymış ve kendisine kıbletü’l-küttâb yani hattatların kıblesi adını vermiştir. Şeyh Hamdullah’ın yazıya getirdiği yeniliklerle yazı sanatının merkezi olan Bağdat önemini kaybetmiş ve yazının yeni başkenti İstanbul olmuştur. Şeyh’in üslûbu hemen kabul görmüş ve 15. yüzyılın sonlarında aklâm-ı sitte bambaşka bir anlayışla yazılmaya başlamıştır.

16. yüzyılın tartışmasız en büyük isimlerinden biri Ahmed Şemseddîn Karahisârî’dir. Şeyh’in çağdaşı olan Karahisârî (ö.1556), Yakût yolunu benimsemişse de onun sıradan bir takipçisi olarak kalmamıştır. Yazıya getirdiği yeniliklerle Yakût’u aşmış; sanat gücü, estetik anlayışı ve zevkiyle her dönemde hayranlık uyandırmıştır. Yazılarında modern grafik anlayışının izleri görülen Karahisarî, kompozisyon ve tasarımda Şeyh Hamdullah’tan ileridedir. Ancak Karahisarî mektebi devam etmemiş, öğrencilerinin vefatıyla unutulmaya mahkûm olmuştur.

Hat sanatında Şeyh Hamdullah’ın üslûbu yaklaşık 150 yıl sürdükten sürmüş, 17. yüzyılın ikici yarısında Hafız Osman (ö. 1698) adındaki büyük usta, aklâm-ı sittede yeni bir sayfa açmıştır. Önceleri Şeyh’in yolunda eserler veren Hafız Osman, yazılarındaki başarısından dolayı şeyh-i sâni yani ikinci şeyh unvanını almıştır.

Hafız Osman, Şeyh Hamdullah’ın yazılarını çok iyi özümsemiştir. Sanatçı kişiliğinin verdiği anlayışla Şeyh’in yazılarındaki en güzel harfleri seçmiş ve yazıya yeni bir bakış açısı getirerek Şeyh mektebini biraz daha ileriye götürmüştür. Hat tarihi, Şeyh Hamdullah’ı yazıda klâsik dönemin başlangıcı, Hafız Osman’ı da onu zirveye çıkaran bir büyük usta olarak kabul etmiştir. Hafız Osman, Osmanlı hat tarihinde ikinci büyük merhale kabul edilmiş; onunla birlikte aklâm-ı sitte yazılarında harfler gövde ve duruş güzelliği bakımından fevkalâde güzel bir şekle girmiştir. Aklâm-ı sittede bu defa hattatlar, Hafız Osman yolunda yürümeye başlamışlardır ki onun mektebine mensup olan hattatlar şunlardır: Ambarîzâde Derviş Ali, Yedikuleli Seyyid Abdulah, Eğrikapılı Mehmed Rasim, Hafız Halil, Yusuf-ı Rûmî, Yamak Salih ve İsmail Zühdî Efendi.

Hafız Osman mektebine mensup olmasına rağmen, bu mektebin bir kolunu oluşturacak kadar başarılı olan Kadıasker Mustafa İzzet Efendi de Şeyh Hamdullah ve Hafız Osman’ın yazılarında beğendiği harflerle ayrı bir yol tutmuşsa da son zamanlarda yine Hafız Osman yoluna dönmüştür. Kadıasker Mustafa İzzet Efendi üslûbunda yazan hattatlar; Abdullah Zühdî, Şefik Bey, Alâeddin Bey, Burdurlu Hafız Osman, Muhsinzâde Abdullah, Hasan Rıza, Hacı Nuri Korman, Hafız Vahdetî, Çırçırlı Ali ve İlmî Efendi’dir.