Çini Sanatı Tarihçesi

Çini, hamur haline getirilen toprağın şekil verildikten sonra, çeşitli tekniklerle bezenmesi ve pişirilmesiyle icra edilen bir sanattır. Farklı dönem ve bölgelerde hazırlanışı değişiklik göstermektedir.  Osmanlı döneminde duvar karolarını ifade etmek için  bu sanatın önemli merkezlerinden biri olan Orta Asya'daki Kaşan şehrinden dolayı çiniye "kaşi" denilmiş, günlük kullanılan objeler içinse "evani" tabiri kullanılmıştır. Zamanla duvar karoları, Çinlilerin porselen sanatını dünyaya tanıtmalarından dolayı  "Çin’e ait" anlamında "çini" tabiri yayılmış, kullanılan eşya ve objeler  "seramik" kelimesiyle adlandırılmıştır.

Çeşitli renkte sırlı tuğla ve kabartmalı levha olarak gördüğümüz çininin ilk örnekleri Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının  piramitleri ve saraylarına aittir. X.yüzyılda ilk kez Bizans'ta karşımıza çıkan sırlı çini, kazıma tekniği ile bezenen basit mimari öğeler olarak kullanılmıştır. Abbasi mimarisindeki sırlı levha ve lüster tekniğinde yapılmış çiniler ise en güzel madenî pırıltı örnekleridir. Mısır'da Memlükler dönemine ait çini mozaik örnekleri görülürken, Mağrib ve İspanya mimarisinde çini zengin çeşitlilikte kullanılmıştır.

Çini ve seramiği kitabe ve yapılarında malzeme olarak kullanan Türk devletleri genel olarak aynı sanat anlayışı içinde eserlerini ortaya koymuşlardır. Tek renkli çini ve seramiklerde insan ve hayvan figürleri çokca kullanılırken XIII. yüzyıl Moğol akınları çini sanatını canlandırmaya, Samanoğullarıyla beraber çini İslami motiflerle bezenmeye başlamıştır.

Karahanlı ve Büyük Selçuklu mimarisinde XI-XII. yüzyılda görülen sırlı tuğla örnekleri, IX-XIII. yüzyıllar arasında Yakındoğu, Mısır, Türkistan bölgelerindeki gelişime göre çok kısıtlı kalmış, Anadolu Selçuklularıyla çini gelişmeye ve özgün bir dil oluşturmaya başlamıştır. Türk-İslam sanatında en olgun seviyesine ulaşan çini ve seramik sanatının en çok yapıldığı yer Anadolu olmuştur.

Anadolu Selçukluları devrinde Konya, Sivas ve Tokat gibi şehirler önemli çini merkezleri olmuş, yapılardaki minare, kubbe, kasnak, kubbeye geçiş, kemer, pencere alınlıkları, eyvan gibi mimari öğeler çini ile bezenmiştir. XIII. yüzyılın ilk yarısında sırlı tuğla, kabartmalı çini, düz renkli çini ve çini mozaik ile yapılan örneklerde süslemeler sade ve yalındır. Aynı yüzyılın ikinci yarısında zenginleşen desenlerde sırlı ve sırsız tuğlaların yan yana, yatay, dikey, çapraz, örgü, zikzak gibi düzenlemelerle örüldüğü görülmektedir.

XIV. yüzyılda İlhanlar zamanında İran mimarisiyle örtüşen  çini mozaik, büyük bir gelişme göstermiştir. XV.yüzyılda Semerkant ve Buhara'da Timurlu mimarisindeki renkli sırla boyama tekniği ile yapılan çini örnekleri ihtişamlıdır. Bu teknik İran'da Safevîler devrinde de sürdürülmüştür.

XIV. yüzyılda Selçuklu ve Beylikler dönemi mimarisinde çini örneklerin sadeleştiği ve kullanımının azaldığı görülürken Osmanlı Beyliği ile birlikte İznik, Bursa, Edirne ve Kütahya gibi şehirlerde çini merkezleri kurulmuştur.  Osmanlılar, Selçukluların çini mozaik tekniği ile renkli sır tekniğini birleştirerek eserler üretmeye çalışmışlar, çok renkli sır tekniği ile sır altı tekniğini keşfederek çini sanatına büyük bir ilerleme ve zenginlik getirmişlerdir. Renk ve desenlerin artışı yanında, çini işçiliğinde de  ustalık üst seviyeye ulaşmışır. XIV-XV. yüzyılda sır altı tekniği ile yapılan  mavi-beyaz Kütahya çinileri Osmanlı sanatının  önemli bir grubudur. Bezemelerinde uzak doğu kökenli çeşitli bitkisel süslemelerle kompozisyonlar zenginleştirilmiştir.

XVI. yüzyıl Osmanlı çini sanatının en parlak dönemidir. Osmanlı Devleti'nin hakim olduğu topraklarda cami, medrese, hamam, türbe gibi mimari yapılar İznik’te üretilen çinilerle donatılmıştır.  Kabarık mercan kırmızısı, zümrüt yeşili, kobalt ve tonları, turkuaz, siyah renklerle çok renkli sır altı tekniği uygulanmıştır. Kaliteli bir işçilikle ile hazırlanan çinilerde gül, lale, sümbül, nar çiçeği, bahar dalları, asma yaprakları, nergis, rûmî ve bulut gibi motifler kullanılmıştır. Çinilere işlenen zarif desenlerin sırları temiz  ve parlaktır.

XVII. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı Devleti çini sanatında en olgun ve verimli yıllarını yaşamıştır. Yüzyılın ikinci yarısından sonra teknik ve üslupta gerilemeler başladığı, kompozisyonların özensiz çizildiği, sırlarda bol çatlamalar olduğu ve renklerin matlaştığı görülmektedir. Çok renkli üretimin gerilemesiyle beraber XVIII. yüzyılda mavi-beyaz çinilere dönüş yapılmıştır. İznik'teki atölyelerin kapanmasıyla Kütahya tek başına çini merkezi olarak çalışmıştır. Kütahya çinilerinde ihtişamdan uzak, daha çok çiçek buketleri ve rozetlerle süslenen halk sanatının şematik üslubunu yansıtan örnekler yapılmıştır. XIX. yüzyılın sonlarına doğru durma noktasına gelen Kütahya'daki çini ve seramik üretiminin, XX. yüzyılın başında I. Ulusal Mimarlık döneminin etkisiyle neo-klasik üslub hakimiyetinde tekrar canlandığı görülmektedir.